Ulucanlar Cezaevi
Ulucanlar, Ankara'nın en eski cezaevi halka açıldı. Tutuklular diğer cezaevlerine nakledilirken geride paslanmış demir kapılar,basık, dar koridorla, sloganları kazınmış, boyası dökülmüş duvarlar kaldı. TMMOB'un genç mimarları birbirinden güzel projeler ile Ulucanlar'ın üstündeki derin kasveti söküp atmak için öyle heyecanla ve inançla çalışıyorlar ki zihinlerdeki yerini silip atmak ister gibi.
Kimleri ağırlamadı ki Ulucanlar; Deniz Gezmiş'leri,Yılmaz Güney'i, Bülent Ecevit'leri ... demokrasi ve özgürlük yolunda siyasetçinin, yazarın, sanatçının uğrak yeri. Kimbilir kaçı bütün iyi niyetlerini burada bırakıp gitti. Kimi gençliğini, kimi düşlerini, kimi ömrünü armağan etti.
Girişte kocaman demir kapı sürgüleri açılıyor, ziyaretçi kartı yok ama kimliğinize el koyuluyor, tutuklu yakınlarını fişler gibi. Birkaç ağaç var alanda, etrafta yıkılmaya yüz tutmuş gecekondular ve devasa marketlere inatla ayakta kalmayı başarabilmiş küçük bakkallar.
Ziyaretçiler muhtemelen yan taraftaki odada görüş saatini bekliyorlardı. Kapıdan içeri gidiğinizde koridor sola doğru ayrılıyor,12.Koğuş, 12/1 ... Halka açılacağı düşünülerek temizlenmiş olmasına rağmen alabildiğine pis, ranzalar kaldırılmış ama askılıklardan anlaşılıyor boyları, tepede küçük bir pencere, tavanlar yüksek, fotoğraflar sökülmüş ama alçı ile yapıştırdıkları için yerleri belli oluyor. İki tuvalet kapıları yok, iki lavabo fayansları çatlamış, paslı...
Giriş kapısından sapmadan ilerleyince meşhur, asırlık kavak ağacı içinizi kanatırcasına bütün gerçekliğiyle karşınızda. 17 yaşındaki Erdal Eren'in idamına ve Deniz Gezmiş'in ve Hüseyin İnan'ın ve Yusuf Aslan'ın ve daha bir çok devrimcinin gençliğini burada bırakmalarına mani olamamanın verdiği hüzün ama şimdi sizleri görüyorumun sevinci var sanki dallarında. Sonra hepsinin son sözleri geldi aklıma, bir kez daha tekrarladım hüzünden çok gururla.
Kavak ağacını geride bırakıp uzunca bir koridora giriyorum. Daha çok labirenti andırıyor karanlık,dar, dolambaçlı hepsi insanlık adına, insanlık onuruna yakışırcasına ... Duvaların üstünde nöbetçi askerlerin beklediği klubeler. Duvarda birkaç 'DEP' yazısı 7. Koğuş, 8. Koğuş, isimler hüküm giyilen yılla beraber kazınmış kapılara. Hücrelerin kapıları kilitli belki işlenmiş yüzlerce cinayetin delilleri henüz yokedilmedi. Biraz ilerde betonları dökülmüş hamam ve devletin uygun gördüğü kitapları okuma yerleri, görüş salonu, görüşü gözetleyen iki göz için ayrılmış küçük bir oda.
Sonra devrimcilerin idam edilmeden hemen önce yazdıkları üstüne gece '3:05, 3:15, 3:25' diye not alınmış mektuplar ve resimlerine rastlıyorum.
Ahmet Arif ' Akşam erken iner mapushaneye' diyor ya ; Karanlık öyle ağır geliyor ki insana, tepedeki ışık kar etmiyor içinizi aydınlatmaya. TMMOB'un hazırladığı, yol gösteren levhaların üstünde 'Özgürlük...Umut...Yenileme' yazıyor. Sadece koğuşlarda aydınlatma var, çıkışı bulmanız zor oluyor. Ayrılırken Ulucanlar'ı genç mimarların güzelim ellerine bırakıyorum.
Ben girişte kimlik bırakılan yerlerde çıkışta kimliğimi geri almayı hep unuturum. Bu sefer unutmadım. Çünkü Ulucanlar'a girdiğim andan itibaren benim için önemli olan bu yaşanmışlık ve mücadele içerisinde en çok kendi kimliğimi sorguladım.

